HÜSEYİN BUMİN EKMEKCİ

Yayın yok. Tüm yayınları göster
Yayın yok. Tüm yayınları göster
Ana Sayfa
Kaydol: Kayıtlar (Atom)

KAYNAKÇA

METİN VE FOTOĞRAFLAR

Blogda yer alan kaynak belirtilmemiş metin ve fotoğraflar Hüseyin Ekmekçi'ye aittir. İzinsiz çoğaltılamaz ve yayınlanamaz.

KİŞİSEL BİLGİLER

Bumin Ekmekçi
Profilimin tamamını görüntüle

Kaç Kişi İzlemiş

blogspot counter

KARMAŞANIN GRİLEŞEN RENGİ

KARMAŞANIN GRİLEŞEN RENGİ

KENTİN ÇÖKÜŞÜ

KENTİN ÇÖKÜŞÜ

ABLUKA

ABLUKA

ÖLÜM

ÖLÜM

SİYAHTI KÜÇÜK ATEŞLER VARDI...

SİYAHTI KÜÇÜK ATEŞLER VARDI...

BAŞKALAŞMA

BAŞKALAŞMA

İZ

İZ

HARMONİ EKSİKLİĞİ

HARMONİ EKSİKLİĞİ

BOŞLUKLAR VE MAVİ...

BOŞLUKLAR VE MAVİ...

ZERAFET VE TUTKU...

ZERAFET VE TUTKU...

IŞIKLARDAN KÖPÜKLERE SEROMONİSİ

IŞIKLARDAN KÖPÜKLERE SEROMONİSİ

TEKLİĞİN ÇOĞALIŞI!

TEKLİĞİN ÇOĞALIŞI!

AH İSTANBUL! 17

AH İSTANBUL! 17
İstanbul'da köpük arkasından bir bakıştır yaşamak

AH İSTANBUL! 16

AH İSTANBUL! 16
İstanbul, güvercinler ve insanların kenti...

AH İSTANBUL! 15

AH İSTANBUL! 15
İstanbul'da ekmek parası, kimi zaman pamuk helvadır...

AH İSTANBUL! 14

AH İSTANBUL! 14
İstanbul'da zaman; geçmişi her an içerir...

AH İSTANBUL! 13

AH İSTANBUL! 13
Bir semt, tüm görünümleriyle sunar kendini İstanbul'da...

AH İSTANBUL! 12

AH İSTANBUL! 12
İstanbul'da bir tutam dinginlik!

AH İSTANBUL! 11

AH İSTANBUL! 11
Ne gördüm, ne dinledim, ne bildim İstanbul için?

AH İSTANBUL! 10

AH İSTANBUL! 10
İstanbul, saçmayla gerçeğin mükemmel bileşimi....

AH İSTANBUL! 9

AH İSTANBUL! 9
Geceleyin, görüntüler parçalanır İstanbul'da...

AH İSTANBUL! 8

AH İSTANBUL! 8
Bir akşamüstü İstanbul'da ölmek...

AH İSTANBUL! 7

AH İSTANBUL! 7
İstanbul'da bir şeye bakarken bir şeyin araya girmesi...

AH İSTANBUL! 6

AH İSTANBUL! 6
İstanbul'da bir arınma arası...

AH İSTANBUL! 5

AH İSTANBUL! 5
Kaç yüzyıl sana tepeden baktı Galata Kulesi İstanbul?

AH İSTANBUL! 4

AH İSTANBUL! 4
İstanbul'da köprü olmak var, martı olmak var, deniz olmak var...

AH İSTANBUL! 3

AH İSTANBUL! 3
İstanbul'da herkesin gözü önünde ama yalnız...

AH İSTANBUL! 2

AH İSTANBUL! 2
İstanbul'da bir eski zaman duraklaması...

AH İSTANBUL! 1

AH İSTANBUL! 1
Yaşamak, İstanbul'dur...

BÜYÜK YANGIN

BÜYÜK YANGIN

BÜYÜK YANGINA HAZIRLIK

BÜYÜK YANGINA HAZIRLIK

BUĞU KRALLIĞI

BUĞU KRALLIĞI

DOĞUŞ

DOĞUŞ

ÖZGÜRLÜK SONRASI

ÖZGÜRLÜK SONRASI

KIYIDA KALANIN GÖZÜNDEN

KIYIDA KALANIN GÖZÜNDEN

ALÇALIŞI KEŞİF

ALÇALIŞI KEŞİF

DIŞ SIKINTI

DIŞ SIKINTI

EVRENİN DURGUN BİR ZAMANI

EVRENİN DURGUN BİR ZAMANI

DOĞUŞUN PROVASI

DOĞUŞUN PROVASI

İLK TASLAK

İLK TASLAK

SUÇ ORTAKLIĞI

SUÇ ORTAKLIĞI

BAĞLILIK

BAĞLILIK

DÜZENLEME

DÜZENLEME

KAYGI

KAYGI

SAĞDUYU

SAĞDUYU

OLUŞUN BAŞLANGICI

OLUŞUN BAŞLANGICI

KISKAÇ

KISKAÇ

GÖKYÜZÜNDE ŞENLİK

GÖKYÜZÜNDE ŞENLİK

İFADESİZ BAKIŞ

İFADESİZ BAKIŞ

BÜYÜK PATLAMA

BÜYÜK PATLAMA

İÇ İÇE SIRALANIŞ

İÇ İÇE SIRALANIŞ

MAVİDEN GEÇİŞ

MAVİDEN GEÇİŞ

GÖZ

GÖZ

BİR EL ÇİZİMİ

BİR EL ÇİZİMİ

İÇTEN YANKI

İÇTEN YANKI

GÖK DEĞİŞİMİ

GÖK DEĞİŞİMİ

BİTMEYEN ARAYIŞ

BİTMEYEN ARAYIŞ

ÇEPEÇEVRE AYDINLIK

ÇEPEÇEVRE AYDINLIK

BÜYÜK KUŞKU

BÜYÜK KUŞKU

BEYAZLIK AKIŞI

BEYAZLIK AKIŞI

SESSİZ DEVİNİM

SESSİZ DEVİNİM

SALINIM

SALINIM

ARINMA

ARINMA

IŞIK HUZMESİ

IŞIK HUZMESİ

YAKARIŞ

YAKARIŞ

SON SÖZ ZAMANI

SON SÖZ ZAMANI

DÖNEMEÇ

DÖNEMEÇ

DİNLENİŞ

DİNLENİŞ

SARMAL

SARMAL

İKİ ADA ARASINDA

İKİ ADA ARASINDA

SORULAR YUMAĞI

SORULAR YUMAĞI

BİR YANIT ALIŞTIRMASI

BİR YANIT ALIŞTIRMASI

DOĞANIN KENDİLİĞİNDENLİĞİ

DOĞANIN KENDİLİĞİNDENLİĞİ

YARILMA

YARILMA

SIĞINIŞ

SIĞINIŞ

BULMACALAR TARİHİ

BULMACALAR TARİHİ

BAĞLANTILAR

BAĞLANTILAR

DÖNÜŞÜM

DÖNÜŞÜM

AÇILIM

AÇILIM

DİYALOGLAR

DİYALOGLAR

ÇALKANTILAR 1

ÇALKANTILAR 1

ÇALKANTILAR 2

ÇALKANTILAR 2

ÇALKANTILAR 3

ÇALKANTILAR 3

YAKIN MAVİ

YAKIN MAVİ

AYDINLIĞIN ÖYKÜSÜ

AYDINLIĞIN ÖYKÜSÜ

ZİNCİR BİÇİMİNDE SIÇRAYIŞ

ZİNCİR BİÇİMİNDE SIÇRAYIŞ

GÖRÜNÜŞÜN YÜCELİĞİ

GÖRÜNÜŞÜN YÜCELİĞİ

OLUŞUN BİR HALİ

OLUŞUN BİR HALİ

GÖRKEMLİ YALNIZLIK

GÖRKEMLİ YALNIZLIK

KARMAŞANIN RESMİ

KARMAŞANIN RESMİ

DİNGİNLİKTEN GEÇİŞ

DİNGİNLİKTEN GEÇİŞ

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

DERİNLİĞE YÖNELİŞ

DERİNLİĞE YÖNELİŞ

BAŞLANGIÇ

BAŞLANGIÇ

BOŞLUĞA SESLENİŞ

BOŞLUĞA SESLENİŞ

GÜNEŞTEN YANSIMALAR

GÜNEŞTEN YANSIMALAR

İÇTEKİ DEVİNİM

İÇTEKİ DEVİNİM

DANSTAN DANSA

DANSTAN DANSA

SİYAHIN DÖNGÜSÜ

SİYAHIN DÖNGÜSÜ

GÜNEŞLERİM

GÜNEŞLERİM

SİLÜET VE SUSKU

SİLÜET VE SUSKU

YUMUŞAMANIN RİTMİ

YUMUŞAMANIN RİTMİ

GÖKTE UYUM

GÖKTE UYUM

YÜKSELİŞ

YÜKSELİŞ

VE IŞIK

VE IŞIK

IŞIK UZAKTA IŞIK

IŞIK UZAKTA IŞIK

ÇALGILARIN EŞLİĞİNDE

ÇALGILARIN EŞLİĞİNDE

BULUTA BİR BAKIŞ

BULUTA BİR BAKIŞ

KUTSAL SÖZ

KUTSAL SÖZ

GÖKYÜZÜNDEN DAMLALAR

GÖKYÜZÜNDEN DAMLALAR

SUYUN DİNGİNLİĞİ

SUYUN DİNGİNLİĞİ

KÜÇÜCÜKKEN KÖPÜKTÜ

KÜÇÜCÜKKEN KÖPÜKTÜ

İZLEYİCİLER

BLOG ARŞİVİ

  • ▼  2026 (2)
    • ▼  Mart (2)
      • EZGİ SÖZLERİ
      • EZGİ SÖZLERİ
  • ►  2010 (13)
    • ►  Mart (1)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (10)

DENEME



ELEŞTİREL TEORİ ÜZERİNE İNCELEME

"Özne-nesne, teori-pratik, doğa-tin gibi (ikilem) kutupsallıklara yönelimlerinde, dialektik ilişkinin maddeci yönünü vurgulayan Marx ve 20. yüzyılın Hegelci Marksist düşünürleri dışında, kapalı felsefe sistemler ya özneyi mutlaklaştırmış ya da nesnenin gerçekliğini ön plana alarak insanı ve düşünceyi edilgen saymışlardır.
"Horkheimer, Adorno ve Marcuse. Daha sonra ise, Habermas. 1920'lerin sonlarından itibaren tekelci kapitalizme dönüşen ve yaşam düzeyinin tüm yapılarında (toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel) köklü değişiklikler gerçekleştiren burjuvazinin, güçlü ülkelerinden biri durumunda bulunan Almanya'da kurulmuş Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'nün önde gelen düşünürleri.

Orhan Koçak'ın deyimiyle, "I. Dünya Savaşı'nı izleyen Hegelci Marksizm'in mirasçısı" (1), Frankfurt Enstitüsü felsefe, toplumbilim alanlarında çalışmalar yapmış, kitle kültürü kuramları ve 20. yüzyılda gelişen, birçok felsefi akım ve düşünürlerini etkilemiştir. Frankfurt Enstitüsü'nün çalışmaları, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Marksizm'in düşünsel yapılanmasında önemli etkilerde bulunmuştur. Frankfurt Enstitüsü'nün metedolojisi (yöntem bilimi) Eleştirel Teori'dir. Eleştirel Teori, Adorno'nun Minia Moralia isimli kitabında belirttiği ünlü "bütün gerçek olmayandır" (2) önermesine dayanan teorik yaklaşımı kapsar. Eleştirel Teori, düşüncelerle gerçek arasındaki açıklığı ölçme çabasıdır. (3) Hiçbir gerçeklik, mutlak ve tamamlanmış olarak bilinemez. Tarihsel ve toplumsal ilişkiler içerisinde belirmiş, insanlık gibi düşünceler ve kavramlar da bir eksiklik ve çarpıklığı içerirler. Bu yüzden, insan ve toplumla ilgili mutlak düşünce içeren teoriler, tamamlanmış, sona ermiş bir zamandan geleceksiz bir zamandan söz etmektedirler. Eleştirel Teori ise, bütün çalışmaların dayandığı ışıkta doğar. Bilimsel Sosyalizm'in insanlık için tasarladığı tarihsel ilerlemeye, kuşku ve kurtuluş inancı arasındaki yaklaşımlarında bile gösterdiği, barındırdığı eleştiride. Eleştirel Teori isimli kitabında; bu eleştirinin, mutluluk vaadini bile etkileyen yönünü vurgular Horkheimer: "dinsel özlemin yerini bilinçli toplumsal pratik aldığında bile kaybolmayan bir yanılsama vardır...Eksiksiz bir adalet hayalidir bu. Böyle bir şeyin tarihte gerçekleşmesi imkansızdır. Çünkü daha iyi bir toplum kurulup da bugünkü kargaşaya son verse bile, geçmiş çağlarda yaşanmış sefaletin giderilmesi ve doğanın acılarının dindirilmesi mümkün olmayacaktır. "Eleştirel teorinin kökeninde kapalı felsefe sistemlere karşı duyulan güvensizlik ve karşıtlık yer almaktadır. (5)Özne-nesne, teori-pratik, doğa-tin gibi (ikilem) kutupsallıklara yönelimlerinde, dialektik ilişkinin maddeci yönünü vurgulayan Marx ve 20. yüzyılın Hegelci Marksist düşünürleri dışında, kapalı felsefe sistemler ya özneyi mutlaklaştırmış ya da nesnenin gerçekliğini ön plana alarak insanı ve düşünceyi edilgen saymışlardır. Eleştirel Teori'ye göre ise, özne, nesne, doğa, tin gibi kutupsallıklar, toplum ve doğa ilişkisinde oluşan dolayımlılık içerisinde incelenmeliydi. Bu inceleme ise, her şeyden önce, nesne ve özneyi doğa ve tin'i bütünleştirmekten kaçınmakla olanaklı olabilirdi. Horkheimer, Akıl Tutulması'nda bu bütünleştirme, fetişleştirme yaklaşımının temelinde, insanın doğayı egemenlik altına alma isteğinin bulunduğunu belirtiyor: "Gerçekte doğanın ve tinin birliğini temel alan, ötesine geçilemeyecek nihai bir veri olarak öne süren bütün felsefeler yani her türlü felsefi tekçilik, iki yönlü niteliğini göstermeye çalıştığımız o insanın doğaya egemen oluşu düşüncesinin güçlendirilmesine yarar. Birliği varsayma eğilimi bile, tinin sınırsız egemenlik iddiasını güçlendirme çabasını temsil eder; bu birlik tinin mutlak karşıtı adına, doğa adına da öne sürüldüğünde bile böyledir bu, çünkü bu herşeyi kapsayan kavramın dışında hiçbir şeyin kalmadığı varsayılmaktadır. Doğanın önceliği tezi bile tinin mutlak iktidarı tezini barındırır içinde, çünkü doğanın bu önceliğini tasarlayan ve herşeyi ona bağımlı kılan tindir." (6) Her iki felsefi tutum da, doğa ve tini karşılıklı bağımlı kalmaya yönelen bir yan içerir. Bu tek yanlı bağımlılık tersine bir devinimle, tinin de bağımlılığa dönüşmesine neden olur. Çünkü tin, doğayı mutlak egemenliği altına almaya çalışırken, kendisine de doğayı düşünmekten, doğanın dışında bir gerçekliğe sahip olamamaktan başka bir seçenek kalmamaktadır. Tin ve özne de, bu egemenlik sürecinin sonucu olarak varoluş gerçekliğinden, bilincinden yabancılaşmaktadır. Kapitalist ekonomik ve siyasal düzenlemelerin, örgütlenmelerin bir sonucu olan şeyleşme olgusudur bu. Birey toplumsallaşmakta, bilinç katmanlarının derinliklerine uzanan bir üretim ve örgütlenme sürecinin nesnesi haline gelmektedir.

Adorno, Minia Moralia isimli kitabında, "bütün gerçek olmayandır." (7) önermesini izleyen açıklamasında şöyle vurguluyor bu yabancılaşmayı; "filozofların bir zamanlar hayat adını verdikleri şey, önce bireysel varoluş alanına, şimdi de sadece tüketime indirgenmiştir; herhangi bir özerkliği ve kendine ait bir tözü olmayan, bir ilave olarak maddi üretim sürecinin ardından sürüklenen bir şey. Hayatı dolayımsızlığı içinde öğretmek, doğruluğunu bilmek isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini, bireysel varoluşu en gizli sığınaklarında bile belirleyen nesnel güçleri incelemek zorundadır." (8)

Adorno'nun sözünü ettiği, "gizli sığınaklarda beliren nesnel güçlerin açıklanması" kavramların gerisinde saklanmış, katılaşmış kavramsal olmayanı çıkartmak, incelemekle başarılabilir. Bunu da yine kavramlarla yapabilecektir araştırmacı.
"Olumsuzlama İlkesi"dir bu. Tarihsel süreç içerisinde çarpıtılmış, gizlenmiş gerçekliği araştırma amacına yöneliktir. Yine de kolay değildir bu gerçeklik, çünkü kavramlarla dile getirilmek zorundadır. Bu zorunluluğun aracı "imkan" kavramıdır: "bir şeyin olabileceği umudu." (9) Horkheimer bu yöntemi şöyle açıklıyor: "Bugünkü koşullarda özne ile nesnenin, söz ile şeyin bütünleşmesi mümkün olmadığı için, sahte mutlakların yıkıntıları arasından göreli doğruları kurtarmaya yöneliktir bizi."Bu çarpıtılmışlık, gizlenmişlik ve yabancılaşmışlık kavram kutupsallığının kesin ikileminde de izin vermez. Eleştirel Teori, bütünleşme kadar, ikilemin, ikiliğin de karşısında yer alır. Bu ikilik görüntüsü, tarihsel süreç içerisinde, kapitalist ekonomik ve siyasal ilişkilerin çerçevesinde gelişmiştir.

Horkheimer, aynı kitapta bu ayrılığa karşıtlığını şöyle
açıklıyor: "Felsefenin
"doğa ve tin" gibi soyutlamalara başvurması kaçınılmazdır; ama her soyutlama, somut varoluşun eksik ve kısmen yanlış bir tasarımı demektir ki, bu yanlışlık sonunda soyutlamanın kendisini de olumsuz yönde etkiler. Bu yüzden felsefi kavramlar, doğuş ve gelişme süreçlerinden soyutlandığında yetersiz, boş ve yanlış olacaktır. Nihai bir ikilik varsayımı kabul edilemez; sadece bu son derece geleneksel ve bir o kadar da kuşkulu nihai ilke yaklaşımı ikincil bir yapıyla bağdaşmayacağı için değil, söz konusu kavramların içeriği mutlak bir ikiliğe izin vermediği için de böyledir bu. İki kutup tekçi bir ilkeye indirgenemez, ama ikilikleri de mutlak bir durum değil bir ürün bir sonuç olarak görülmelidir." (11) Bu sonuç, insan ve toplum tarihi içerisinde gelişen ilişkilerin sonucudur ve insani öğeleri kapsar. Determinist bir doğa yönteminin insana ve topluma yönelen bilimleri, yeterince açıklayabilmesine izin vermez. Çünkü dolayımlı bir sürecin kendisinden yola çıkan, bilim de, ister istemez bir parçasını inceleyebilecektir bu gerçekliğin. Eleştirel Teori, bu dolayım içerisinde gerçekliğin de, dolayılı bir yöntemle incelenmesini öngörür.

Kaynakça

1. KOÇAK, Orhan. Akıl Tutulması...Önsöz s.18
2. KOÇAK, Orhan. a.g.e. s.37
3. KOÇAK, Orhan. a.g.e. Önsöz s.42
4. Akt. KOÇAK, Orhan. a.g.e. s.35
5. JAY, Martin. Diyalektik İmgelem. Çev. OSKAY, Ünsal. s.88.
6. HORKHEIMER, Max. Akıl Tutulması. Çev. KOÇAK, Orhan. s. 174
7. Akt. KOÇAK, Orhan. a.g.e. s. 37
8. Akt. KOÇAK, Orhan a.g.e. s.37
9. Akt. KOÇAK, Orhan. a.g.e. s. 31
10. a.g.e. s. 184
11. a.g.e. s. 175

Bu yazı, daha önce İskenderiye Yazıları'nda yayınlanmıştır.

Hüseyin EKMEKÇİ

Gönderen HÜSEYİN EKMEKÇİ zaman: 02:53 0 yorumKaydol: Kayıtlar (Atom)
Gönderen HÜSEYİN EKMEKÇİ zaman: 05:13 0 yorum
05 Ocak 2010 Salı

Gönderen HÜSEYİN EKMEKÇİ zaman: 02:53 0 yorum
Kaydol: Kayıtlar (Atom) (Atom)

MODERN SONRASI DÖNEM VE YENİ İNSAN

Tarih, çeşitli dönemlere ayrılır, incelenir ve araştırılır. Dünya tarihinin son iki yüz yılı, ‘sanayileşme ve endüstrileşme’ dönemi olarak nitelendirilebilir. Zanaat tarzı üretim biçiminden, makineye dayalı seri üretim biçimlerine geçiş, yalnızca ekonomik yapıyı değil, başta siyasal, toplumsal ve kültürel alanlar olmak üzere, yaşamın tüm görünüm ve biçimlerini değiştirdi. Modernite olarak değerlendirilebilecek, üretim eksenli ekonomik yapı ve forma dayalı yaşam tarzı beraberinde, yüksek kültürü oluştururken, öbür yanda sürekli ilerleme nosyonuna sahip ideolojik biçimleri de yaşamın her yönünde geçerli kılarak modern insanın oluşumunu sağlamıştı.

Endüstri sonrası dönem adı verilen son yirmi beş yılda ise, bilgi teknolojileri ve otomasyon sistemlerindeki yenilikler sonucu yeni üretim biçimlerinin geçerli olmasıyla, ulaşım ve iletişim alanları öyle bir değişime uğradı ki, dünya, başka bir dünya oldu.
Öyle bir dünyada yaşamaya başladık ki, kitle iletişim aygıtları ile telekominükasyon cihazları ve ulaşım araçları bir gün içinde coğrafi sınırların çok kısa bir zamanda aşılmasına yol açarken, sosyalleşme olgusu içerisinde değerlendirilebilecek hız ve değişim kavramları, özellikle internet ve cep telefonlarının işleviyle yeni anlamlar ve boyutlar kazanıp gündelik yaşantıyı dönüşüme uğrattı. Dolayısıyla, iletişim ve ulaşım alanları, özelllikle 20. yüzyılın son çeyreği ile 21. yüzyıl için en önemli uygarlık sembolleri arasında yer aldı.

Bu gelişmeler çerçevesinde, kapalılık, gizlilik ve merkeziyetçilik kavramları da anlam aşımına uğradı. Politik alanda, modern dönemin iç ve dış siyasi koşullarının oluşturduğu örgütlenme yöntemleri, toplum-birey ve toplumlararası ilişki biçimleri temel bir değişimden geçti. Bireyler, toplumlar ve devletler arası ilişkiler gelişti, çeşitlendi ve zenginleşti.

Birey, yalnızca yaşadığı sınırlı çevresinde meydana gelen olaylardan değil, dünyanın herhangi bir yerindeki tüm gelişmelerden anında haberdar olmaya başladı, dünyada istediği yere çok kısa bir sürede ulaşma olanağına kavuştu ve istediği kişi ve kurumla anında haberleşme olanağına sahip oldu. Coğrafi yönden sınırları ortadan kaldıran ulaşım sektörü ile iletişim araçlarının sağladığı ‘istenilen kişiye istenilen an ulaşma’ durumu, istenilen ürünün en kısa zamanda karşılanabilmesi olgusunun doğmasına yol açıyor. Bu olgu, ‘modern sonrası’ ya da ‘endüstri sonrası’ adı verilecek döneme özgü ‘yeni insan’ın ortaya çıkması sonucunu ortaya çıkarıyor.

Yeni insan, temel ihtiyaçlarının karşılanmasıyla yetinmeyen, iletişim, ulaşım, eğitim, kültür, sanat ve spor alanları gibi yaşamı zenginleştirecek, karmaşıklaştıracak, bir anlamda coğrafi ve kültürel sıçramalarını ve yer değiştirmelerini çok farklı boyutlarıyla yaşamasına yardımcı olacak bütün araçların ‘bir an önce ve eksiksiz’ karşılanmasına sınırsızca gereksinim duyan ve bu ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik talep ve isteğini her ortamda koşulsuzca ‘ortaya koyan’ ve bunu yaşamının temel amacı konumuna getirmeye hazır kişi niteliğine sahip bulunuyor.

Yeni insan, ihtiyaç duyduğu ürünleri, bu ürünler temel ihtiyaçlarıyla ilişkili olmasa da karşılayamadığında yoğun bir mutsuzluk hissediyor. Yeni insanın katlanamadığı tek şey, ihtiyaçlarının karşılanmasının zaman alması. Böyle bir durumda, psikolojik ortamı bozulduğu gibi, sosyal ilişkileri de zedeleniyor.

İşte, kesinlikle tüketmeye odaklanmış, tüketmeyi belirlediği, karar verdiği, istediği ürünleri sabırsızca kullanmayı bekleyen, yeni insan için, iletişim ve ulaşım olguları, stratejik bir önem taşıyor. Bu nedenle, iletişim ve ulaşım alanları, modern sonrası yaşamın devamlılığı açısından temel bir rol üstleniyor.

21. YÜZYILIN UYANIŞI NASIL OLACAK?

20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Walter Benjamin, “Çünkü her çağ, bir sonrakini düşlemekle kalmaz, ama düş kurarak uyanışı da zorlar.” diyor. 20. yüzyılın düşünün 21. yüzyıl için sonuçları çok ağır olabilecek bir küresel ekonomik kriz olduğunu düşünmek, elbette mümkün değil. Ama 20. yüzyılın ilk çeyreğinin hemen sonrasında yaşanan ekonomik krizin önce çok büyük yıkımlara yol açan bir dünya savaşına, sonrasında ise, yeni siyasal ve ekonomik sistemlere geçişe yol açmasına baktığımızda, 21. yüzyılı da (savaş olasılığını düşünmek bile istemeksizin) bu yönde bir uyanışa zorladığı söylenebilir. 21. yüzyılın da yazgısı 20. yüzyıla benziyorsa eğer, ekonomi alanıyla ilgili konuşacak olursak, makro ekonomik politikalarla ülkelerin refah ve zenginlik yolunda ilerleme çabalarının önemi çok belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu kapsamda, üretim tesislerinin desteklenmesi ve yaygınlaştırılması, ulusal ve uluslararası pazarlarda fiyat ve kalite denkleminin başarıyla çözülebilmesi, üretim fonksiyonunun sürekiliğini sağlayabilecek tüm mekanizmaların ortaya konulması temel önem taşıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın her yönüyle, her zaman yeni gelişmelere açık olduğu da göz önüne alındığında, Türkiye’nin 21. yüzyılda yaşanacak her türlü gelişmeye hazırlıklı olabilmesi için, öncelikle dünya ekonomisinde söz sahibi ülkeler arasında yer alması kaçınılmaz görünüyor.


ADORNO’NUN ESTETİK KURAMI ÜZERİNE BİR İNCELEME

ADORNO’NUN ESTETİK KURAMI ÜZERİNE BİR İNCELEME

Sanat ve Ütopya

Adorno, sanatın toplumla ilişkisinde çok önemli bir payanda saptar: Sanatın, geleceğin daha mutlu ve güzel bir dünyanın müjdeciliği içeriğini taşıması. Bu içerik, sanatın özgürlüğünün simgesidir aynı zamanda ve toplumsal olumsuzlamayla sürdürecektir kendisini. Sanat 19. yüzyıldan başlayarak yükselişe geçen metalaşmayla süreciyle, varlık alanının kuşatılmışlığı ve eritilmesiyle karşılaşmıştır. Adorno’nun estetik kuram için temel itirazı, bu açıdan temellenir. İtiraz iki yönlüdür; sanat ne tam anlamıyla toplumdan bağımsız ve özgür gelişir, ne de gerçekliğe hiçbir katkıda bulunmaksızın onun bir ifade aracı olur. Adorno sanat yapıtında her iki kutbun dengelenmesi için felsefede önemli bir kavram olan ‘varoluş karşısında estetik mesafe içinde olma’yı vurgular.

Sanatçı varoluş karşısında nasıl estetik mesafe içinde olacaktır? Adorno bu durumu şöyle açıklıyor: “Öznenin içinde değişimden geçirildikten sonra, (bu yolla) kendisiyle uzlaşılmış nesne ile, yani kendiliğindenlik içinde özneye özümsenmiş nesne ile, dış dünyadaki aktüel uzlaşılmış nesne arasındaki tezat sanat çalışmasına aktüaliteyi eleştirel olarak değerlendirebileceği bir elverişli alan (vantage-point) kazandırır.” (1)
Estetik mesafe sayesinde sanat çalışması, hem bir sanat çalışması, hem de geçerli bir bilinç olabilmektedir…(2) Sanatın bu çerçevede toplumsal bir işlevi söz konusu değildir. Ama bu ifade, sanatın kendiliğindenliğinin toplumsal bir itirazı olduğunu imler. Aksi halde, felsefi düzlemde yabancılaşmış, soyut bir varlık tasarımı değil. Toplumsal itiraz, insanlığın bugünkü toplumun ötesindeki “diğer” toplum için duyduğu özlemi kapsar. Sanat bu özlemi taşıyan son sığınaktır. (3)

Sanat çalışması, toplumsal yaşamda var olan şeyselleşmenin aşılması için olumlamanın olumsuzlaması (negation) öğesini kullanacaktır. Toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel yaşam alanlarında, bireyler üzerinde hegemonya oluşturan toplumsal yapının ulaştığı sınırda, Adorno; Lukacs ve Marks’ın belirttiği gibi tarihsel öznenin (işçi sınıfı) var olamayacağını görür. İşçi sınıfı da artık genel standartlaşmanın bir parçası haline gelmiştir. Bu anlamda tarihsel bir dönüşüm ancak özneyle mümkün olacaktır. Toplumsal ve kültürel baskıya karşı koyabilme gücü öznede yer alabilir. Tüketim sırasında toplumsal olarak yapılandırılmış arzularıyla birlikte kendi arzularını da gidermeye çalışarak bir olumsuzlama taşıyan özneler de…(4)

Aydınlanmanın Diyalektiği, Müziğin Fetiş Karakteri ve Müzikte Duyumlamanın Gerilemesi ile Minima Moralia adlı eserlerinde öznenin edilgenliği ne denli belirtilse de Swing dansında, bedensel etkinliklere dayanan sanatlarda, Schönberg ve Kafka gibi modernist sanatçılarda söz konusu ‘olumsuzlama’ sanatın ütopyan karakterinin sürekliliğini sağlar. Kültür endüstrisinin etkisinde yaşayan özneler olsalar da. Sanat, bu olumsuzlamayı taşıyıcı başat alandır. Adorno, sanatın praksis özelliğiyle ilgili olarak şunları söylüyor: “Sanat praksisten daha fazla bir şeydir, çünkü praksise bile sırtını dönerek, sanat eşit ölçüde pratik dünyanın sınırlamalarını ve yanlışlığını açığa vurur. Praklsisin, dünyanın pratik yeniden düzenlemesi gerçekleşmediği sürece, belki de bu olguya dolaysız bir etkisi olamayabilir.” (5)

Adorno ve Frankfurt Okulu düşünürleri (bir anlamda da) yanlışlığını kabul ettikleri halde yine de, sanat yapıtının toplumsal gerçekliği aşkınlayıcı bir niteliğe sahip olduğunu düşünüyorlardı. Sanat, tarihsel süreç boyunca insanların çektikleri acıların bir seslendirilme sahnesidir aynı zamanda. Doğadan ve kendi doğasından ayrılan birey, içine girdiği şeyselleşmenin etkisinden ancak, bunun ayrımına vararak uzaklaşabilir. Ama bu ayrımlaşma sürecinin toplumla birlikte gerçekleştirilme olanağı yitirilmiştir. Adorno, toplumun izdüşümü olabilecek herhangi bir yapıtı bu izlek çerçevesinde toplumla uzlaşmacı olarak olarak betimler :“Sanatın, Hegel’in Dünya Tini olarak adlandırdığı şeye bağlı kaldığı doğrudur ve böylece sanatta bu dünyaya karşı sorumluluk taşır: Bununla birlikte, sanat bu suç ortaklığından, yalnızca kendini yok ederek kaçabilirdi ve eğer böyle yapmış olsaydı, yabancı olana ve insanın suskun egemenliğine etkin olarak yardım etmiş ve cesaretlendirmiş ve böylece barbarlığa boyun eğmiş olacaktı. “(6)

19. yüzyıldan itibaren sanatın barbarlığa boyun eğme eğilimi giderek artmaya başlamıştır. Tekelci kapitalizmin, bürokratik yönetimin, rasyonalize edilmiş üretim sürecinin sonucunda, burjuva sınıfının hegemonik ideolojisinin hizmetini gören kültür endüstrisi ürünleri, sanatın söz konusu metalaşma ve yabancılaşma biçiminin örneklerini oluştururlar. İzler ve okurçevrenin de 20. yüzyılın başlarından itibaren edilgenleşmesi ve yabancılaşmayla bütünleşen süreç, sanatın ütopik karakterini de tehlikeye atar. Yine de sanat yapıtı yeni toplum modelini öngörmeyi sürdürecektir. Adorno,sanata bu anlamda toplumsal praksis kurama verdiği rolü sunar.
Ütopya, Adorno için yaşamın ve doğanın kaçırılmış ve unutulmaya yüz tutmuş yüzüdür. Gerçek dünya yine de onu içermekten kaçınamaz. Gerek üretim biçimleri ve ilişkileri gerekse kültürel ve psikolojik yaşantının kuytularında saklanmayı sürdürür. Herhangi bir biçimde anlatılamaz ama algılanmasının önüne geçilemeyeceği için de betimlenir.

Nerede betimlenir ütopya? Ancak sanatta betimlenen ütopya ,doğanın suskunluğu ve belirsizliği ile birleşen sanatın kendi doğasını aramasının sonucudur. Bu çaba, ancak hiçkimse ülkesinde gerçekleştirilebilir. Hiçkimse ülkesi, huzursuzluğun ve umutsuzluğun referans noktasıdır burada. Ölüm ve yaşam arasındaki (7) hiçlikle dinginlik ortasındaki alandır. Adorno bunu, “Dünya nasıl ise öyleolduğu sürece, tüm uzlaşım resimleri ölüm sessizliğindeki huzur ve dinginliğe benzer. Hiçbir şey ile dinginliğe ulaşılmış olma arasındaki en küçük ayrım, umudun sığınağı, varlık ve hiçliğin sınır işaretleri arasındaki hiçkimse ülkesi olurdu” şeklinde tanımlıyor.” (8)

Sanat ütopyayı bir çeşit hiç kimse ülkesi durumuna düşürülmüş olan doğa güzelliğinde de yansıtır. Doğa güzelliği kendi-içinde oluştur. Ama artık sonunda kendisini de tutsaklığa düşürecek şeyselleşme sürecinin yarattığı tutsaklıktan çıkmak için çabalar. Sanat bu güzelliğin ve belirsizliğin taklidini gerçekleştirmeye çalışır. Onu taklit ederek açığa çıkarmaya çalışır. “Sanat yapıtlarının peşine düştüğü o kendi-içinde oluş gerçek bir bilinmeyen ve ancak özne aracılığıyla kendini belirleyenin vaktinden önce gerçekleştirilmesidir.” (9)
Sanatçı, doğa güzelliğine egemen olmak istememelidir. Ancak böylece, o güzelliği taklit edebilir. Sanat yapıtı kendisinin belirsizliğini de söz konusu güzellikten alır. Bu düzlemde iki güzellik biçimi belirsizlikte birleşir: “Her doğa parçasının ve aynı zamanda insan elinden çıkıp doğa halinde cisimleşmiş bir yapıtın içinden gelen bir ışıkla güzel olabilmesinde gösterir kendini. “(10)
“Tıpkı müzikte olduğu gibi doğada da güzellik bir an için parlar ve hemen ardından da, onu yakalayıp bağlamaya fırsat vermeden söner.” (11)

Kaynakça

1. ADORNO , Theodor W. Baskı Altında Uzlaşma. Estetik ve Politika içinde. S. 242-243 Der. JAMESON, Fredric Çev. OSKAY, Ünsal. Eleştiri Yayınevi.
2. ADORNO, Theodor W. a.g.e. s.243
3. JAY, Martin. Diyalektik İmgelem. s.259 Çev. OSKAY, Ünsal. Ara Yayıncılık
4. JAY, Martin. a.g.e. s. 261
5. ADORNO, Theodor W. Asthetische Theorie s. 358 Akt. SLATER, Phil Frankfurt Okulu içinde. Çev. ÖZDEN, Ahmet. BFS Yayınları.
6. ADORNO, Theodor W. a.g.e. s.310
7. SOYKAN, Ömer Naci. Müziksel Dünya Ütopyasında Adorno ile Bir Yolculuk. S.17 Ara Yayıncılık
8. ADORNO, Theodor W. Negative Dialektik. S. 374 Akt. SOYKAN, Ömer Naci a.g.e.
9. ADORNO, Theodor W. Asthetische Theorie s. 121 Akt. Şen, Ramazan-TULGAN, Ömer Adorno’da Doğa Güzelliği ve Sanat Güzelliği. Felsefe Dergisi 89/3 De Basım Yayın
10.ADORNO, Theodor W. a.g.e. s.110
11.ADORNO, Theodor W. a.g.e. s.113

Bu yazı, daha önce İskenderiye Yazıları'nda yayınlanmıştır.

Hüseyin EKMEKÇİ

EZGİ SÖZLERİ


SÖZÜMDE SEN VARSIN DİYE!



boynuma yafta vurulur,

canım ilmek ilmek edilir,

adımdan pişman olunur,

sözümde sen varsın diye!



söyleyen öz söylemez olur,

gören göz görmez olur,

seven gönül sevmez olur,

sözümde sen varsın diye!



bakarım,

ölüm bir yanda sen bir yanda,

benden ne kaldıysa geriye,

sözümde sen varsın diye!



KIRIK AYNALARIN ŞARKISI



Aynalardan söz etmeyin,

ben bakınca kırılıyor hepsi,

akşam inerken.



İçimde senden kalan bir yorgunluğun şarkısı doğuyor,

yavaş yavaş mırıldanırken buluyorum kendimi,

kırık aynalara bakarak.



Sana değil küskünlüğüm,

yılların acımasızlığına karşı,

yüzümün eskimesinden.



Ayna parçaları seslendiriyor şarkıyı,

senin ilk kuş dokunuşun canlanıyor,

eski çok eski.



GÖNLÜMÜN KELEBEK MEVSİMİ GEÇTİ!



Gönlümün kelebek mevsimi geçti,

anılarda bir çocuk ağlıyor,

kelebeklerle doluydu göğüm,

ahu bakışlı kadın bozdu öykümü,

ölmeden önce, ölmeyi öğrendim.



Değmeyin çocukluğuma değmeyin!



Yalnızlık yazgıymış meğer,

bir ömür boyu arkadaş gibi taşıdım onu yanımda,

özlüyorum, içim çekiliyor,

şimdi uzaklarda olan çocukla paylaşıyorum yalnızlığımı.



Değmeyin yalnızlığıma değmeyin!



SEN VARSIN, YOKSUN



Sen gülümsedin, sabah oldu.

Hüzün, sözlükten silindi.

Açtım avcumu sana, ‘içine dünyayı koy’ dedim

koydun sen...



Dünyada iyilik varmış,

bilmezdim.



pencereden insanları izledim,

hepsi sevinçliydi, mutluydu,

sen gülümseyince...



uyanıyorum.



sen yoksun...



dünyada kötülük var,

insanlar kızgın, mutsuz,

uyanmak istemiyorum, çünkü sen yoksun...



SIRMA SAÇLI DİLAM!



Sırma saçlı Dilam!

böğürtlen mevsimi gelmiş,

deniz yeşile çalmış,

ellerini göğe doğru uzatmışsın,

dudaklarına bir fısıltı asmışsın.



yürekteki yaralar geçmiyor...Dilam!



yaşın otuz olmamış,

rengin daha kaybolmamış,

insan nedir öğrenmişsin,

içinde burukluk hissetmişsin.



yaşamak hüzünlüdür...Dilam!



coşku senden uzak değil,

sesinde suyun berraklığı var,

artık, düşlerini unutmuşsun,

yaşadıklarına geçmiş diyorsun.



gerçekler, insana acımaz... Dilam!



SOĞUKTAN KORUNAMAYAN ÇOCUK



günün ilk saatlerinde sokaktasın çocuk,

önünü ilikleyerek, soğuktan korunuyorsun kendince,

gün boyu, titreyen ellerinde tuttuğun birkaç mendil, çakmak,

tanımadığın büyüklerine satmaya çalışıyorsun.



itiliyorsun çocuk, öğütler işitiyorsun büyüklerinden,

o öğütler bitmez, itilmen kakılman bitmez!

ama kimse elinden tutmaz senin,

yarın sabah yine üşüyerek mendil satarsın.



bir kere yanlış doğmayacaksın yaşamda çocuk,

kirli ve yağlı saçların, nasırlaşmış ellerin,

acının izlerini taşıyan bakışlarınla,

bir soru işareti bırakıyorsun herkese.



seni gördükçe yüzünü çeviriyor büyüklerin,

yok sayıyorlar,

senden değil çocuk senden değil,

temiz yaşamlarına onlardan büyük karşı çıkışından.



HANIMELİ KOKULU İSTANBUL



hanımeli kokulu sokaklarda yürüyorum,

Istanbul oluyor her şey,

sen hep sevdiğim kent,

umudum, umutsuzluğum....



yaşlı bir kadın sokak önünde,

oturmuş duvar yazılarını okuyor,

kentin ve kendisinin geçmişini anımsıyor,

hüznü her yeri sarıyor...



‘böyle olmamalıydı’ diyor tiz sesiyle,

50 yaşlarında kamburumsu bir adam,

elinde tuttuğu kağıt parçalarını sayıyor,

sitemi istanbul’un rengine çalıyor.



İstanbul,

sende düş kırıklıkları var, sönen yaşamlar var,

yine de

boz mavi göğün, sakalarının sesleriyle

sende doğmak, sende uyanmak, sende ölmek güzel...



GİDİYORUM GÖNLÜM, GİDİYORUM



Gençlik gençlik dedikleri,

tükenmeyen yaşam suyu,

düşte geçmiyor, özlemde geçmiyor,

geçmiyor gönlüm, geçmiyor...



Çocuk, genç, yaşlı, hepsi aynı,

hepsi insan, biri başlangıç, biri yolculuk,

biri konaklama, ne için gönlüm, ne için?



Yollar kalmadı aşındırdım,

sözler kalmadı söyledim,

canlar kalmadı sevdim,

gidiyorum gönlüm, gidiyorum....

AŞKA ESEN YEL

Yel özlemidir bildiğin,
İçerinde gül kurusu sözcükler
biriktirirken sen...

Ölmek bir andır yalnızca
ama aşk bekliyor
tüm haşmetiyle kır atların koşulduğu,
ahşap paytonun gölgesinde...

Usulca dökülen çatıklıklarının arkasında,
yelin kaynağı var
ona ağıt çok eskidir,
benim topraklarımda...

Ey sen, ey sevgili!
esintim ol içerimde...

GÜNDÜZ DÜŞLERİ

Kuru bir ayaza bıraktı sıkıntıyı
Aldı kırmızı deri çantasını
Saçlarını düzeltti
Gülümseme kondurdu dudağına
Çıktı sokağa, aramaya bir şeyleri...

Gündüz düşleri başladı hemen
Sokak başka sokak oldu
Bağırış çağırış kesildi
Binalar griden sıyrıldı
Merhaba sesleri yayıldı...

Yürüdü o nezaketiyle
Gülümsemesini sürdürdü
Sokak karmaşadan kurtuldu
O yürüdükçe...

Omzuna çarptı birisi, yere tükürdü
‘Tanışabilir miyiz bayan’dedi
Ayıldı...

DÜZYAZI ŞİİR

İNSAN SARMAŞIĞI

çizgiler desenler biçimler içiçe giriyor... ayrılıyor uzaklaşıyor...sürekli devinim... kişiler nesneler eylemler devinimle varoluyor...varoluş uzun zamanlı karmaşık sancılı...

eriyen yüz inceleşen ve kavisleşen hatlar...göğüsler büyüyor..budaklaşıyor.. vıcık vıcık uzuvlar ve yonca...

ışıksız...sözsüz..çalkalanıp duruyor...dönüyor...kendi dışında her şeyin çevresinde...
sıkıyor boğazı gövdeyi sarmaşık...

insan sarmaşığı

çizgiler desenler biçimler insan sarmaşığı için her şey onun için...

yarıklar da var kadının teninde...insan sarmaşığının üzerinde olan...

bir yumru salınıyor...yörüngesinde küçük yumrular

lalenin içinden yeşeren kolsuz bacaksız neredeyse gövdesiz biri...

bütün bunlar bir dil olmalı...

üç parmaklı dört parmaklı tepesinde göz olan topaç olan yılan balığı olan kaktüs olan göğüsleri uzamış pörsümüş çok pörsümüş sütsüz kalmış kadınların ilk sözü nedir...

sarmaşık

bir olacakken bütünlenemeyen..parçaların oraya buraya savrulmasıyla oluşan..karmakarışık görünüş...içsiz..geçirgen...saydam

sarmaşığın arkasında büyük boyutlu engebeli bir zemin..her şey orada..

görünen gölgeler...siluetler yansılar sarmaşığı...yansının siluetin gölgenin dili...içeriksiz kesintili eklemsiz zeminde dölleşme ve ölüm

ölüm çocuklarını gönderiyor...

insan sarmaşığıyla bedenler direniyor...

direndikçe

eriyen yüz inceleşen ve kavisleşen hatlar...göğüsler büyüyor...budaklaşıyor...vıcık vıcık uzuvlar ve yonca...

ışıksız sözsüz çalkalanıp duruyor dönüyor kendi dışında her şeyin çevresinde...

sıkıyor boğazı...gövdeyi sarmaşık...

insan sarmaşığı

bütün bunlar bir dil olmalı...


DEĞİRMENE AİT BELİRSİZ KONULAR

Önümüz bitimsiz kalabalık...
Sağa sola deviniyor insanlar, hayvanlar.
bekleyiş…

Sesler, sesler, sesler...
Herkes konuşuyor, hiçbir şey anlaşılmıyor, kimse kimseyi dinlemiyor.

Gitti, sordu birisi, ‘bu kıyamet nedir?’ Biri dinlemedi onu,
bir başkası bir an sustu ve dedi, ‘değirmene gidiyoruz, ekmek alacağız.’

Bir diğeri sordu, ‘unu öğütüp ekmek yapıyorlar değirmende. Ama hangi un, bu kadar insana, hayvana yeter?’
Öteki de sordu, ‘bu işte bir tuhaflık var. Yoksa, değirmen bekleyenler için mi kuruldu?

Önümüz bitimsiz kalabalık...
Sağa sola devinerek, çığlık çığlığa öğütülmeye gidiyoruz.

TARİHİN ASILMIŞ RESMİ

Konuştuğun, uyarılmış coğrafyaların dili. Derin ve keskin bir arzu yansıyor senden. Yarım bakışla anlatıyorsun yılgını.
Gözlerim neden yanıyor?

Irmak yatağıyım, açıyorum bağrımı yaşama. Çocuk ölüyor, imgesi düşüyor masama. Anne acısı ne kadar temiz!

Çünkü zaman, ihanete bulaşmadı henüz. Ellerin bulaştı ama.
Ufuksuz kalakaldı; doğmuşlar, doğmamışlar.

Susmazla konuşmazın arasından geçiyor tarih. Yüzünün asılmış resmini taşıyorlar. Ayalarıyla havada, cinayetin izini bırakarak.

DÜNYA ŞİİRİ

MAYAKOVSKİ
c)
OMURGANIN FLÜTÜ

(1915)

ÖNSÖZ
Hepinize birden,
sevenler, sevmiş olanlar,
sığınmış ikonalar mağarasına ruhun,
şarap dolu bir kadeh gibi bir şölende ben
kaldırıyorum şiirle dolu kafamı.

Düşünürüm sık sık
ne hoş olurdu
bir kurşunla bitirseydim işimi.
Bugün ne olursa olsun artık
veda konserimi veriyorum ben.

Ey bellek!
Topla beynin salonuna
sayısız sevgilileri dizi dizi.
Gözden göze gülüş boşalt.
Donat gecesini geçmiş düğünlerin.
Gövdeden gövdeye sevinç boşalt.
Unutamasın hiç kimse bu gecemizi.
Flüt çalacağım bugün
kendi öz omurgamla.

Kaynakça:MAYAKOVSKİ. Mayakovski Seçme Şiirler Çeviren
KARA, Aslı Lirik Yayıncılık s.58

Comte de Lautreamont

Maldoror’un Şarkıları

......

Yaşlı okyanus, öylesine güçlüsün ki, bunu bedelini ödeyerek öğrendi insanlar. Üstün yeteneklerinin bütün olanaklarını boş yere harcadılar...sana egemen olamadılar. Efendilerini buldular. Kendilerinden daha güçlü bir şey bulduklarını söylemek istiyorum. Bu bir şeyin adı var. Adı: Okyanus! Öylesine bir korku salmışsın ki içlerine, sana saygı duyuyorlar. Buna karşın, en ağır makinelerini iyilikle, incelikle ve kolayca döndürüp duruyorsun. Göğe ulaşan akrobat sıçrayışları ve kendi ülkenin diplerine kadar görkemli dalışlar yaptırıyorsun onlara: Görse kıskanırdı bir panayır cambazı. Demiryolsuz, sudan bağırlarında, balıkların ve özellikle de kendilerinin nasıl davrandıklarını göstermek için, onları kaynayan kıvrımlarınla kıskıvrak sarmadığın zaman çok mutludurlar. İnsan der: “Okyanustan daha zekiyim ben.” Olasıdır, dahası oldukça da doğrudur; ama onun okyanusta yarattığı ürküntüden daha çoğunu okyanus onda uyandırır: Kanıtlanması gereksiz bir şey. Gözünden hiçbir şey kaçmayan bu ihtiyar, asılı yerküremizin ilk dönemlerinin çağdaşı, ulusların deniz savaşlarına tanık olduğunda acıyla gülümser. Al sana insan elinden çıkma yüz kadar ejderha. Üstlerin tumturaklı komutları, yaralıların çığlıkları, ateş eden toplar, birkaç saniye içinde yok etmek için bile bile çıkartılan gürültü. Öyle görülüyor ki kıyım sona erdi ve okyanus hepsini yutup suya indirdi. Kocaman ağız. dibe doğru devsel olmalı, bilinmez yönünde! Bu ilginç bile olmayan budala güldürüyü taçlandırmak için, yorgunluktan geride kalmış birkaç leyleğin uçarken, göğün ortasında, durmadan haykırmaya başladıkları görülür: “Bak hele! Hiç hoşlanmadım bundan! Aşağıda kara kara noktalar vardı; gözlerimi kapattım: Görünmez oldular.”Selamlarım seni, yaşlı okyanus!

Yaşlı okyanus, ey büyük bekar, soğuk krallıklarının görkemli yalnızlığını bir baştan bir başa dolaşırken, doğuştan gelen görkeminle haklı olarak gururlanırsın, ve ben de sana gerçek övgüler sunmak için can atarım. Yüce gücün sana bağışladığı özelliklerden en büyüğü olan görkemli yavaşlığının nemli kokusuyla keyifle salınarak, kara bir gizemin ortasında, benzersiz dalgalarını baştanbaşa o yüce yüzeyine yayarsın, sonsuz gücünün verdiği o dinginlik duygusuyla. Küçük küçük aralarla, birbirlerini izlerler. Biri biraz alçalacak olsa, bizde her şeyin köpükten yaratıldığı izlenimini uyandırmak için dağılan köpüğün üzünçlü sesinin eşliğinde, bir başkası hemen onun yerini alır (İnsanoğulları da böyle, bu canlı dalgalar da birbirleri ardınca, tekdüze, ölürler; ama köpüğün ezgili sesini bırakmadan). Göçebe kuş güven içinde dinlenir üzerlerinde, ve onların mağrur bir incelikle dolu devinimlerine bırakır kendini, kanatlarının kemikleri gökyüzü hac yolculuğunu sürdürebilmek için gerekli olan her zamanki gücüne tekrar kavuşuncaya kadar. Yalnızca senin somut yansıman olmasını isterdim yüce insanın. Çok şey istiyorum, ve bu içten dilek bir övgü senin için. Sonsuzun simgesi olan tinsel büyüklüğün, uçsuz bucaksızdır filozofun düşüncesi gibi, kadının sevgisi gibi, kuşun kutsal güzelliği gibi, şairin içe dönüşü gibi. Geceden de güzelsin sen. Kardeşim olmak ister misin, söyle bana okyanus?

Kaynakça:Comte de LAUTREAMONT, Maldoror’un Şarkıları, Birinci Şarkı kısmi bölümü, Türkçesi: Özdemir İnce, Kırmızı Yayınları s.47,48,49.. ......
DÜNYA ŞİİRİ

MAYAKOVSKİ

c)

OMURGANIN FLÜTÜ

(1915)

ÖNSÖZ

Hepinize birden,
sevenler, sevmiş olanlar,
sığınmış ikonalar mağarasına ruhun,
şarap dolu bir kadeh gibi bir şölende
ben
kaldırıyorum şiirle dolu kafamı.

Düşünürüm sık sık
ne hoş olurdu
bir kurşunla bitirseydim işimi.
Bugün ne olursa olsun artık
veda konserimi veriyorum ben.

Ey bellek!
Topla beynin salonuna
sayısız sevgilileri dizi dizi.
Gözden göze gülüş boşalt.
Donat gecesini geçmiş düğünlerin.
Gövdeden gövdeye sevinç boşalt.
Unutamasın hiç kimse bu gecemizi.
Flüt çalacağım bugün
kendi öz omurgamla.

Kaynakça:MAYAKOVSKİ. Mayakovski Seçme Şiirler
ÇevirenKARA, Aslı Lirik Yayıncılık s.58

BULUTA BİR BAKIŞ

BULUTA BİR BAKIŞ

ULUSAL ŞİİR

AŞIK VEYSEL YETER GAYRİ YUMMA GÖZÜN KÖR GİBİ

Kambur felek sanki beni kayırdı
Eşten dosttan nazlı yardan ayırdı
Gizli sırrım memlekete duyurdu
Sanki benim bir ettiğim var gibi

Kimine at vermiş estirir gezer
Kimine aşk vermiş coşturur gezer
Kimine mal vermez koşturur gezer
Sanki bunu zengin etmek zor gibi

Bir kısmına yayla vermiş köy vermiş
Bir kısmına büyük büyük pay vermiş
Sevdiğine güzellikle boy vermiş
Al yanaklar şule verir nur gibi

Birinin aklı yok deli divane
Bir kısmı muhtaçtır acı soğana
Bir kısmını zengin etmiş yan yana
Şimdi kendi saklanıyor sır gibi

Kimine saz vermiş çalar eğlenir
Kimi zevk içinde güler eğlenir
Veysel gözyaşlarını siler eğlenir
Yeter gayrı yumma gözün kör gibi
Filigran teması. Blogger tarafından desteklenmektedir.